Share | 
 

 Beyaz Gölgeler

View previous topic View next topic Go down 
Violet Valliant
ravenclaw vi. sınıf ravenclaw vi. sınıf
avatar
Gerçek İsim : ipek.

PostSubject: Beyaz Gölgeler   Thu Jul 03, 2014 8:00 pm

A L A S K A  x  V I O L E T
Little white shadows blink and I miss them.

_________________

:♦♦:
 



:~~:
 
Back to top Go down
Violet Valliant
ravenclaw vi. sınıf ravenclaw vi. sınıf
avatar
Gerçek İsim : ipek.

PostSubject: Re: Beyaz Gölgeler   Thu Jul 03, 2014 8:00 pm



Londra, altı yıl önce.
Nisan.

“—Her şey yoluna girecek, söz veriyorum.” Odanın karşı köşesinde dikilen genç kızın koyu kahverengi gözleri, kendi kutuplarını içinde bulunduran buz mavisi gözlerini delip geçerken, sözleri, cama vuran yağmur damlaları eşliğinde bir fısıltı gibi döküldü ağzından.  Eskiden ‘yuvam’ dediği, geçmişin karanlık pençeleriyle tırmalanmış bu duvarlara bakmak, içinde sevgi ve sıcaklıktan başka her şeyi uyandırıyordu artık. Birkaç yıl öncesine kadar her bir köşesinde güzel, mutlu bir anı barındıran bu mekana girmeyi geç, içinde bulunma düşüncesi bile bedeninin her bir hücresinde nefret ve içten içe kırgınlık hissini yayıyordu; savunmasız bir bedeni hiç düşünmeden kirletebilen bir pisliğe karşı duyulan nefret ve seçme seçeneği olmadığı bu hayata duyduğu kırgınlık. İki yıl öncesinde geleceğe baktığında hayatının bu kadar puslu olabileceğini asla düşünemezdi. Bütün çocuksu duygularıyla kendisi için planladığı gelecek beyaz ve toz pembeden oluşurken,  şimdi bütün renkler siyah ve griydi. Bedeninden kazıyıp kurtulamayacağı derinlikteki bu yara izini unutmaya çalışmış, öyle ki uzunca bir süre akrabalarına, arkadaşlarına yahut en yakınına, babasına bile bahsedememişti. Elden ne gelirdi ki? Çocukluk aklıyla durumun ciddiyetini kavrayamamış, gece kulakları delen soğuk çığlıklarla uyandığında onu rahatsız eden bu yegâne sebebi kimseye söylemeye dili varmamıştı. Sesini kimsenin duymadığı o gecelerde tutunabildiği tek varlık olan annesinin fotoğrafını yorganının içine almış, onun hayaline, sıcaklığına sığınmıştı. Sonra ıslak gözyaşlarının arasında bedenini bilinçaltının kontrolüne bırakmış, mutluluğun kapılarından kendisini içeri atmıştı. Gündüzleri ise insanlardan kaçarak, kitapların tozlu sayfaları arasında benliğini kaybederek geçirmiş, kendine yeni arkadaşlar bulmuştu. Bir gün sahip olduğu bu hayatı geride bırakabileceğine inanarak büyümüş, şekillendirmişti ruhunu. Zaman geçtikçe inkâr edilemez gerçek zihnine hücum etmeye başlamış, kendisinde olanları anlatabilecek cesareti bulmuştu. Ve işte geri ödemesini aldığı gün gelmişti, yepyeni bir hayat ona kapılarını aralamıştı ve tek yapması gereken bu karanlığa elveda demekti.

Sırtına dokunan soğuk bir el,  zihnindeki düşünceleri havadaki toz zerrelerine karıştırdı. Nereden başlamıştı düşünmeye, ya da ne kadar süredir devam etmekteydi bu dalgınlığı bilmiyordu. Ancak kendini mekanın eskiliğinde kaybedip gitmişti. Kendininkilere sabitlenmiş iki çikolata rengi göze baktı. İçinde umutsuzluk, acıma, sevgi bulunduran bu iki göz dünyada bir yeri olduğunu bildiğinden beri yanındaydı ve itiraf etmekten korktuğu bu gerçeği döktüğü ilk kişiydi. Ancak onun bile acımasını istemiyordu, çünkü kimsenin acımasına ihtiyacı yoktu; zaten taşıdığı yükün altında ezilirken kendisine acıyacak yeterince fazla zaman bulmuştu. Yine de bunu dile getirme gereği duymadı, onun yerine bu tanıdık ruhun sahip olduğu ellerin, bedenini geçmişin karanlığına veda edebilecek bu kapılardan çıkarmasına izin verdi.

Hogwarts, günümüz.
Bedeni, ihtiyar ağaç yapraklarıyla kaplanmış buz gibi toprak zeminin üzerinde dinlenirken, gözlerini kaba ağaç dallarıyla örtülmüş gökyüzüne açtı. Karanlığın arkasında yavaş yavaş kaybolmakta olan güneş ışınları dallar arasında yolunu bulmaya, ışığını toprağın üzerine örtmeye çalışırken, gövdesini yerden kaldırarak koca ağacın köklerinin dibinde doğruldu. Ne kadar süredir orada olduğunu hatırlamıyordu. İnsanlardan uzaklaşıp günün yorgunluğunu üzerinden atmak için ormana gelme kararı almış, uzanıp, yolunu kaybetmiş düşünceleri arasında dolanırken kendinden geçmiş olmalıydı. Onun için bedenen yorucu bir gün olmuştu. Süpürgeyle uçmakta hiçbir zaman iyi olmamıştı zaten ve bugünkü uçuş dersinde ekstra bir çaba harcaması gerektiğinden bütün gün tam bir enkaz gibi dolanmıştı etrafta. Yorgunluğunu üzerinden atmak için önce kütüphaneye uğrasa da parçalanmaya yüz tutmuş kitap sayfaları bile dikkatini toplayıp, kafasını dağıtmasına yardım edememişti. Ayrıca son derece gürültücü birkaç küçük sınıf Hufflepuff’ın saygısız hareketlerine de sinir olmuş bu yüzden çareyi ormanda yalnız geçirmekte bulmuştu. Ne olur ne olmaz diye düşünerek yanına aldığı İksir Ödevi’ni yapmayı planlarken, kafasındaki düşünce kesinlikle saatlerce uyuya kalmak değildi. Ama doğrusunu söylemek gerekirse uyanmasına neden olacak rüyayı görmeseydi gerçekten dinlenmiş olacaktı. Bir süre daha orada öylece oturup, yalnız olmanın verdiği huzuru ve etrafın dingin sessizliğini içine hapsederken, kafasındaki sesleri susturmaya çalıştı cadı. Yavaş yavaş ışınlarını yeryüzünden çeken güneşle birlikte Hogwarts’a geri dönmesi gerektiğini bildiğinden toparlanıp ayağa kalktı. Daha birkaç adım atmamıştı ki yanında bulunan dev ağacın arkasından gelen küçücük bir yaprak hışırtısının tiz sesi onu olduğu yere mıhladı. Defalarca ormana tek başına gelmişti, çok tehlikeli olduğunu bildiğinden fazla derinlere gitmemeye özen de gösteriyordu ancak ilk defa birileriyle karşı karşıya kalma düşüncesi aklını ele geçirmişti. İç güdüleri korkmasını gerektirecek bir durum olmadığını haykırsa da genç cadı biraz da olsa tırsmıştı. Buna rağmen merak duygusu diğerlerinden baskın çıktı ve kendisinden beklenemeyecek derecede aptalca bir hareketle kelimelerin ağzından çıkmasına engel olamadı.
“—Kim var orada?”


_________________

:♦♦:
 



:~~:
 
Back to top Go down
Alaska Rosz
slytherin vi. sınıf slytherin vi. sınıf
avatar
Gerçek İsim : Miray

PostSubject: Re: Beyaz Gölgeler   Thu Jul 03, 2014 8:02 pm


    Mat sarılar, çamurlu kahverengiler, bulutumsu maviler, yanan kırmızılar arasında gece yine göz kırpıyordu. Siyaha çalmaya başlayan renkler arasında esinti hızlanmaya çalışıyordu ve bütün bunların arasında dengesini bulmaya çalışan kızın düşünceleri zihninden taşıp, esintiye teslim olmayı tercih ediyordu. Ayrıca oyalanıyordu, ne yaptığını bilmiyordu. Yürüyordu, bazen kendini çimenlere bakarken buluyordu, hızı kesiliyordu, nefes alışları kuvvetleniyor ama verirken zorlanıyordu, yürümeye devam ederken kendi ayak seslerine kulak kabartıyordu. İlk kez oyalanmanın kaderini değiştirebileceğini on bir yaşında fark etmişti. Oyalanmak güzel bir şeydi, sizi beklemediğiniz insanlara götürür, beklemediğiniz anları yaşatır, planlarınızı kökünden değiştirirdi ve oyalanmak kötü bir şeydi, çünkü her değişen kader yeniden yazıldığında gökkuşaklarıyla dolu anıları beraberinde getirmezdi.

İsviçre - Sion,  8 yıl önce
Kızıl saçları henüz kesilmişti ve taranmamıştı. Meydanda yürürken insanların ona bakmasını görmezden geliyordu. Çoğu zaman başını çeviriyor, bazen gözlerini onlara dikiyor ve neden baktıklarını anlamaya çalışıyor, geri kalanında ise bakışları ayakuçlarına düşüyordu. En son yanından geçen kadına dikkatini vermemesine rağmen, kadının geldiği yön oldukça cazip görünmüştü. Renkler diye haykırdı zihni. Renkler, renkler, renkler. İsviçre’ye kar yağıyordu, etraf bembeyazdı.  Buralar beyaz değilken, yeşil ve kahverengidir. Renkli şeylere rastlamak pek mümkün değildir. Aslında bugün de o günlerden biriydi ve renkler sözcüğü kızın zihninden geçerken, etrafa serilmiş sarı, turuncu, mor, kırmızı ve mavi görmeyi beklemeyin. Çünkü yoktu, en azından mavi hariç, o da gökyüzüne asılı kalmıştı. Kızın gözleri önündeki renkler kitaplardı. Üzerlerine büyük, şeffaf bir poşet kapatılmıştı. Etrafında kimse durmuyordu.  Yaklaşmaya karar verdi.  Her bir adımda şakaklarından göğüs hizasına akan ter ile ürperiyordu. Verdiği kararlardan diğeri ise kitaplardan birini çalmaktı. Yalnızca bir kitap. Parasını getireceğim. Ani kararı ile yönünü kitapçının oraya çevirdi. Kar yağdığını ve dondurucu soğuk arasında ölümün kollarını açmış yeni bir kurban beklediğini söylemiş miydim? Elbette kurban kimliğini henüz bilmeyen, kızıl cadı değildi. Kızın, yanından geçerken gözlerinin takıldığı bir evsizdi.  Adam paramparça görünüyordu. Fiziksel olarak öyle değildi ama ruhunu bir an için görebildiğini düşündü Alaska. Haline şükret. En azından sıcak olmasa da fırtınada sığınabileceğin bir evin var. Doğru, bir evi vardı. Alp dağlarını oluşturan küçük dağ kümeciklerinden birinin üzerine yapılmıştı. Rahatsız bir yaşamdı ama yine de evdi. Şiddetlenen kardan kaçan meydandaki birkaç insanda gözden kaybolmuştu. Kitapçının önünde hala kimse yoktu. Ucu örtülmemiş bir kitap eliyle kapıp uzaklaşacağı kadar iyi görünüyordu. Üzerine dolan birkaç kar tanesi yapraklarını ıslatmıştı. Yavaşça yürüdü ve kitabı yığının arasından çekip aldı.Sonrası daha hızlıydı ve dehşet vericiydi. Eve döndüğünde, bütün o karın içinde kırılmış kalbinden parçalar gördü. Üçü de parlıyordu. İlki annesinin hıçkırıklarıyla, diğeri babasının bağırışlarıyla, sonuncusu ise erkek kardeşinin yere serilmiş bedenin son kez hareket etmesiyle birlikte söndü.

    Yine o oyalanmanın sizi yeni bir ana çektiği günlerden biriydi. Karanlık orman vahşi görünümlüydü ama inkar ettiği kırılganlığını da saklayamıyordu. Boğazında sıcacık bir çığlık dışarı çıkmak için bekliyordu. Ama cadı kontrolü eline alabilecek kadar büyümüştü ve izin vermedi. Sarı elbisesinin eteğini toplayarak ilerledi. Bir noktada durması ve geri dönmesi gerekiyordu. Ayağının altında çatlayan kurumuş yapraklar zaten yeterince sinirini bozuyordu ve boğazında esir kalmış canavarı tetikliyordu. Yasak ormanın çok derininde değil ama girişinde de değil, bir yerde, Alaska biraz beklemeyi tercih etti. Bir ağaca yaslandı ve uzun kızıl saçları arasına ağaçtan bulaşan yaprakları temizledi. Sekiz yıl önceyi düşündüğünde sanki gökyüzünde kızıl bir güneş doğmuş ve gökyüzü kan yağdırıyor, ona zarar veriyor gibi hem başını yukarı kaldırdı, hem gözlerini kapattı, hem de elleriyle yüzünü korumaya çalıştı. O kitabı çalmasaydım oldu ilk düşüncesi. Noah yaşıyor olurdu, o adamı durdurmuş olurdum. Düşünecek çok şey vardı kız için. Pişman olacak bir çok hikayesi. Eline, rüzgarla gelen bir yaprak yapıştı. Kızarmış ekmek gibi sertti. Avucunun içinde yaprağı sıktığında çıkan ses gibiydi haykırışları sekiz yıl önce. Etkisiz ve zayıf. Tekrar hareket etmeye kalktığı zaman duyduğu sesle birlikte rahatladı. "Kim var orada?" Violet. Ah, şükürler olsun. "Benim." Rowena'nın kızını tüm gün boyunca görmemesi ve burada bulması Alaska'yı şaşırtmıştı. Yanına yaklaştı ve cadının yüzüne bakarken kendi gölgesini ardında bıraktı. "Ya da yanında olmasını en çok istediğin kişi, ki o kişi de benim." Gülümsedi. "Neyin var, Vee?" Sesi yumuşaktı ama vücudu kızın yüzüne baktığında sertleşmişti. Violet'a sarılmak istedi. Hem kendisini güvende hissetmek, hem de en yakın arkadaşına aynı duyguyu tattırarak onu da rahatlatmak için.

Back to top Go down
Violet Valliant
ravenclaw vi. sınıf ravenclaw vi. sınıf
avatar
Gerçek İsim : ipek.

PostSubject: Re: Beyaz Gölgeler   Thu Jul 03, 2014 8:06 pm


Paris, altı yıl önce.
Eylül.


Yeşil, güvenin rengidir derler; umudu ve yeniden canlanmayı çağrıştırdığını. Oysa karşısındaki bayanın gözlerinde gördüğü umut değil; acımaydı, şefkatti. Paris’e geldiğinden beri yaklaşık bir hafta olmuştu, ancak çevresindeki herkesin merhamet dolu bakışları altında ezilmekten şimdiden sıkılmıştı. Bunu dile getirecek cesareti olmasa da evde en azından bir kişinin kendisine normal davrandığını bilmek yarasına biraz merhem oluyordu. Kuzeni Isaac’i dört yaşından beri görmediğinden geldiği ilk gün geçirdiği değişime oldukça şaşırmıştı. Hala bir çocuk olsa da on iki yaşında olmanın verdiği bir olgunluk da eklenmişti suratına, karakterine eklendiği gibi. Başlarda ona biraz fazla soğuk davranmıştı; Violet’ın bundan sonra onlarla birlikte yaşayacağı fikri hoşuna gitmiş gibi görünmüyordu. Ayrıca oraya taşınma sebebini bilip bilmediğinden haberi yoktu fakat eğer biliyorsa da bu yüzden Violet’a farklı davranmaması, genç cadının Isaac’i diğerlerinden daha çok sevmesine yol açmıştı. Üçüncü günün akşamında genç büyücü kütüphaneye gelip yok yerden kendisine neden taşındığı ile ilgili sorular sormaya başlayınca aralarında gitgide koyulaşan sohbet, ikisinin de biraz da olsun duvarlarının inmesine yardımcı olmuştu. Onu şaşırtan bir diğer konu ise şu anda yaşamakta olduğu evin Londra’dakinden çok daha büyük olmasıydı. Aslına bakılırsa bu mekana bir ev demek çok hafif kalıyordu; malikane daha yerinde kalıyordu. Şimdilik sadece yatak odası, yemek odası ve kütüphane üçlüsünün yerini tam olarak oturtabilmişti zihnindeki haritaya. Belki de binadaki diğer odaları gezmeye tenezzül etmediğindendi bu. Oturma odasına -ya da salon; görünüşe göre burada ikisinden de bolca vardı- ilk geldiği günden beri adımını dahi atmamıştı. Zamanının yarısından fazlasını kütüphanedeki tozlu raflara tırmanıp, yıpranmış kitap sayfalarının arasında kendini kaybederek geçiriyordu. Kendisine eşlik eden pek fazla arkadaşı da var denilemezdi. Isaac okumayı sevmediğini ve bu yüzden kütüphanede fazla vakit geçirmediğini dile getirmişti; bu kadar yalnızlık kendisine çok yabancı geliyordu. Bütün bu olaylardan önce birlikte vakit geçirdiği o kadar çok arkadaşı vardı ki, şimdiyse büyük bir kasırga hayatını koyduğu tüm temelleri savurup gitmiş gibi hissediyordu. Yeni temeller kurmak için ihtiyacı olan gücü bulmak için oradan oraya koşuşturup dursa da bir türlü o ışığı yakalayamamıştı sanki. Yine her gece yatağına babasının nefret dolu sesinin kulaklarında yankılanmasıyla uzanıyordu, yastık çarşaflarının göz yaşlarıyla ıslandığı her an, annesi sanki başucundaki o çerçeveden çıkıp kollarını naçiz bedeninin etrafına dolayacak ve nefesiyle ruhunu ısıtacakmış gibi hissediyordu; ama o da asla gelmiyordu. Sonunda karanlıktan bilinçaltına uzanan eller, düşünme yetisini uyuşturup, tüm varlığını dipsiz bir kuyuya doğru çekmeye başlıyor ve kalbindeki tüm o boşlukla uykuya dalmayı başarıyordu.

Yedinci günün sonunda odasının kapısında duyduğu iki tık sesiyle, yeni hayatının çok da kötü olmayabileceği fikri zihnine sokuldu. Halası gülen gözleriyle on beş dakika içinde hazırlanıp, giriş kapısının önünde olmasını söyleyince, inanılmaz bir merakla olduğu yerden kalktı. Dizlerine kadar inen mavi elbisesini üzerine geçirip, saçlarını arkasından tek bir örgüyle şekillendirdi. Tek başına geçirdiği boş zamanları, öğretici bir şekilde değerlendirmeye karar verdiğinden beri, birçok işini kendisi yapmayı öğrenmişti ve kendi saçını örebilmek kesinlikle bunlardan bir tanesiydi. Yatağının üzerine serdiği, ince gri ceketini de aldıktan sonra, merdivenleri dikkatli bir şekilde inerek, kapının önünde kendisini beklemekte olan halası ve kuzeniyle buluştu. Isaac umursuyormuş gibi görünmese de halası iliklerini ısıtan bir gülümsemeyle gözlerinin içine baktığında, ona inanılmaz bir minnet duygusu borçlu olduğunu düşündü.

İnsan kaynayan caddeler hafif rüzgarlı ancak seyrek bulutların arasında parıldayan güneşli bir günü selamlıyordu. Düşündükçe bu şehrin o kadar da kötü olmadığı fikrine kendisini alıştırmaya başlamıştı. Isaac ile arabanın arka koltuğuna yerleşmiş, halası de şoför ile öndeki iki koltukta oturuyordu. Arabaya binildiğinden beri kimsenin ağzından tek bir kelime dahi çıkmamıştı. Bir ara kuzenine soru soran bakışlar gönderdiğinde, aldığı dudak bükme cevabının üzerine derin bir iç çekip etrafı izlemeye koyulmuşu tekrardan. Ne kadar olduğunu idrak edemediği bir süre boyunca etraftaki binaların mimarilerini aklının bir köşesine kazıyarak dikkatini dağıtmaya çalışmıştı. Araba kalabalık caddede kaldırıma yaklaşınca yolculuklarının bittiğini anlamış, ayaklarını betona bastığında gördüğü manzara adeta soluğunu kesmişti. Koskoca Eyfel Kulesi tüm sağlamlığı ve ihtişamıyla hayallerinde kurduğundan çok daha güzel bir edayla karşısında dikiliyordu. Günler sonrasında, içinde anlamlandıramadığı bir umut, hayallerinin gerçek olmasını sağlayan bu bayana hissettiği şükran duygusuyla, gözlerinde oluşmaya başlayan damlaların akıp gitmesine izin verdi.



Yanındaki yıllık ağacın arkasından gelen sesin tanıdık tınısı derin bir nefes ile tüm bedenine bir rahatlama hissi gönderirken, yaptığı aptallığın ters gidebilecek sonuçlarını aklına dahi getirmek istemiyordu. Ruhu gibi kuruyup, sönmüş yaprakların arasında ilerleyerek ağacın arkasındaki kişinin karşısına çıktı. Burada pek fazla büyücü veya cadıyla karşılaştığı söylenemezdi. Çoğu yasak ormana bırak gelmeyi, tek başına gelmenin akıllıca olduğunu düşünmezdi ancak yalnız kalmak istediğinde aklına daha iyi bir yer gelmediğinden bazı riskleri göze almaya razı oluyordu. Alaska’nın çilli suratının da kendisininki gibi dehşetle kaplandığını görünce içten bir gülümsemeyle kıza baktı. Onun da yalnız kalmaya ihtiyacı olduğunu biliyordu; ancak birbirlerine sahip olmak düşüncelerle yapayalnız kalmaktan çok daha iyi hissettiriyordu bazen. Onu buraya sürükleyenin ne olduğunu düşünürken beş dakika önce zihninde olup bitenleri hatırladığında boğazına bir yumru oturduğunu hissetti. Kaşlarının çatıldığını ve kötü göründüğünü karşısındaki cadının bakış ve sözlerinden anlayabiliyordu. Akmaya başlayan burnu göz yaşlarının hazırlık yaptığının bir belirtisiydi, bu yüzden gökyüzüne bakarak onları içine akıttı. Burnunu hafifçe çekti.
“—Düşünüyordum. Bilirsin olanları. Söylesene Alaska, karanlık bir ruh tarafından kirletilen masum bir bedeni nasıl suçlayabilirsin ki?” Dudaklarının arasından bu sözler dökülürken kendisine bir cevap beklediği yoktu; ağzından sadece çıkıvermişlerdi işte. Tüm hayatı boyunca cevapsız kalacak sorulardı bunlar. Ne kadar dile getirirse getirirsin asla bir karşılıkları olamayacaktı, sahipsizdiler. Ailesinden gelen yeteneği kanında taşımasının bedeli bu kadar ağır olmamalıydı. Sahip olduğu bu mucizevi farklılığın yaradılışına bir hediye olması gerekirken, eline tek geçen lekeli bir hayata mahkum bırakılmaktı. Tüm geçmişine sil baştan başlayıp, kanındaki bu zehri söküp atmayı ne kadar çok istese de, kendisine bırakılan tek seçenek onunla yaşamayı öğrenmek zorunda olmasıydı. Belki nedeni de buydu, aynı olayların tekrarlanabilme olasılığından korktuğu için kaçıyordu insanlardan. Kafasını sallayarak bir cevap istemediğini belirtti nazikçe. “—Sen tek başına ne arıyorsun burada? Her şey yolunda mı, Alaska?” Karşısındaki ela gözlere yansıyan görüntüsünün ne kadar kötü olduğunu bilmiyordu ancak, o genç kızın da kendisinde daha iyi hissediyor gibi görünmüyordu. Sonunda hafifçe ilerleyerek kollarını kızın narin omuzlarına doladı. Birbirlerinin yanında oldukları sürece, tutunabilecek bir ruhları olduğunu hatırlatmak için.

_________________

:♦♦:
 



:~~:
 
Back to top Go down
Sponsored content

PostSubject: Re: Beyaz Gölgeler   

Back to top Go down
 

Beyaz Gölgeler

View previous topic View next topic Back to top 
Page 1 of 1

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Yasak Orman-