Share | 
 

 yavrum ii.

View previous topic View next topic Go down 
Dimitrios Kristopulos
büyücü büyücü
avatar
Gerçek İsim : pınk

PostSubject: yavrum ii.   Sat Sep 13, 2014 8:33 pm

Dimitrios Kristopulos, adı kadar ahenkli bir şekilde yürüyordu asfalt yolda. Kendine has yürüyüşü, çevresindeki insanların dikkatini çekiyordu elbette fakat Dimitrios bu ilgiden rahatsız olmak şöyle dursun, hoşlanıyordu bile. İnsanların garip bakışlarını üzerinde hissetmekten bir şekilde zevk alıyordu ve ilgi çekmek adına en renkli gömleğini giydiği yetmezmiş gibi, bir de papağanını yerleştirmişti omzuna. Suratından asla eksik etmediği o yavşak gülümsemesini koruyarak ilerlemeye devam etti. Çok önemli bir görevi vardı Dimitrios Kristopulos’un. On dokuz yıldır görmediği oğluyla tanışacaktı bugün. Daha sonra oğlu tiz bir BABACIM feryadıyla onun boynuna sarılacak ve ikili bir daha ayrılmamak üzere kavuşacaklardı. Plandaki tek pürüz, oğlu Dimitri’nin, kendisinin varlığından haberi olup olmadığını bilmemesiydi. Ama bir çocuk babasını nasıl bilmezdi öyle değil mi? Değildi işte. Kristopulos ailesi biraz karmaşıktı. Dimitrios, sevgilisinin hamile olduğunu öğrendiğinde birden bire kaybolmuştu ortadan. Tam da on dokuz yıl önceydi bu. Ve o zamandan beri oğluyla ilgili tek bir soru bile sormamıştı kimseye. Hatta oğlu mu kızı mı olduğunu bile sormamıştı. İsmini dahi bilmiyordu çocuğunun. Ölü doğmuş olabilirdi de… Ama Dimitrios bunların hiçbiriyle ilgilenmemişti. Kaçaklar memleketi Nijerya’da tatil yapıyordu çünkü.

Şimdi kısa bir flashback zamanı.

Bundan yaklaşık iki ay önce Nijerya’da bir limanda demirlemiş olan Dünya Fani Ölüm Ani gemisine davet edilmişti, Pavel Razumikhin tarafından. Bu kişi geminin kaptanıydı ve kağıt oyunlarında çokı iyi olduğunu duymuştu Dimitrios. Kendisi de çok iyi olduğu için bu kişiye meydan okumuştu ve iki kişi daha bularak dört kişilik bir poker masasına oturmuşlardı. Dimitrios, gemiden çok etkilenmişti. Bu geminin bir beyni vardı ve çalışıyordu! O an içinden kendisinin de çalışan bir beyni olması nasıl olurdu acaba diye düşündüğü için oyunda yenildi ve tüm parasını kaybetti. Dimitrios bunu çok da sorun etmedi. On dokuz yıl boyunca kazanıp kaybetmeye o kadar alışmıştı ki, yüklü miktarda paralar kaybetmek artık ona koymaz olmuştu çünkü burada güvenlik neredeyse sıfırdı ve accio gerizekalıların paraları dediğinde kendisine bir sürü paracıklar uçarak gelirdi. Pavel, misafirlerinin boşalan viski bardaklarını doldurmak için masadan kalktığında Dimitrios’un gözü, Pavel’in içmekte olduğu bozaya takıldı. Normalde havalı görünmek için hep sek viski içerdi, ama canı o an o kadar çok boza çekmişti ki, aralarındaki çekime karşı koyamayarak kaptanın bozasından bir yudumcuk içivermişti. Bunun, onun sonu olabileceğini bilse asla ama asla elini sürmezdi o bardağa ama kader, yani Supernatural’daki Fate, ağlarını örmüştü bir kere. Pavel, Dimitrios’un bozayı içtiğini görmüş ve kelimenin tam anlamıyla deliye dönmüştü. Ve Dimitrios Kristopulos, ölüm olduğunu öğrendiği Pavel Razumikhin tarafından korkunç bir cezaya çarptırılmıştı. Dört ay içerisinde vicdanını rahatsız eden şeyi düzeltemezse patlaycak, ve parçaları dünyanın dört bir köşesine dağılacaktı.

Dimitrios, vicdanını rahatsız eden şeyin ne olduğunu bulmak için gerçekten çok kafa patlatmıştı ve dört ayın neredeyse yarısını bu şeyi bulmakla harcamıştı. Zor olmuştu ama sonunda bulmuştu. Ok dokuz yıldır üzerinde düşünmediği evladına kendini affettirmeliydi. Aslında bunu hiç de istemiyordu, ama yapmak zorundaydı işte. Bu yüzden İtalya’da çok saygın bir ailenin manevi çocuğu olduğunu öğrendiği oğluyla tanışmak için yürüyordu işte Roma sokaklarında. Malikaneye vardığında çok etkilendi ama hiç korkmadı. Böylesine büyük bir evle ilk kez karşılaşıyordu. Hemen kapıyı çaldı ve başını mağrurca öne eğdi. En dramatik bu şekilde görüneceğine karar vermişti. Kapının açılma sesini duyduğunda, Dimitri’ye hitap ederek “Sen benim oğlumdun…” dedi. Fakat kafasını kaldırdığında b,r tüfekle burun buruna olduğunu fark etti.
Back to top Go down
Giorgio Marquesa
büyücü büyücü
avatar
Gerçek İsim : pınk değil pınt

PostSubject: Re: yavrum ii.   Sat Sep 13, 2014 10:37 pm


Günlerden pazardı. Giorgio Marquesa hiç de kendisi kadar mükemmel olmayan bir ruh halindeydi çünkü yeni tanrısı ve eski tanrısı (giorgio tanrı değişikliğine uğrayan nadir karakterlerdendi) yıllar geçtikçe özürlüleşen ve kırolaşan oğulları Valentine ve Dimitri'nin olgunlaşma kampı rpsini yazmayarak bu iki aptalın olduğu gibi kalmasına sebep olmuşlardı. Yani bu olaylar olgunlaşma kampından önce geçiyor olmasına rağmen rp olgunlaşma kampından sonra yapılıyordu bu da demek oluyordu ki gerizekalı tanrılar yine her şeyi yarım bırakmışlardı. Rpnin yazılmaya başlamasıyla tekrardan var olan Giorgio derinden bir haspinaaalllaaahhhh ve laaaa havleee diye içinden geçirdi ki tanrılar rahatsızlığından haberdar olsun. Sonra da bilgisayarına gidip biraz algoritma yazarak sinirini atmaya karar verdi, sinirini daha da atamazsa döner yiyerek atardı çünkü Giorgio iyi bir babaydı ve sinirinin başka insanları etkilemesine izin vermez, problemleriyle kendi başına uğraşırdı. Buna rağmen algoritma yazmaya başlamadan önce kontrol ettiği facebookunda özürlü ve kıro gibi davranmayı seven oğlunun yine saçma sapan şeylere atarlandığını görünce kendini tutamayıp 'amına korum ha' yazdı. Tam bu sırada kapı çalınca da algoritmasını yazamadan kapıya bakmaya gitti. Koskoca Giorgio Marquesa'nın neden kapılara baktığı sorusu da ancak tekkalmışın hikmetiyle açıklanabilecek bir paradoks idi. Tabii aslında paradoks da değildi ama içinde para kelimesi olan her şey uzaktan veya yakından Marquesalarla ilgili olduğu için paradoks sayılabilirdi. Belki de sayılamazdı ama paralar sayılabilir olduğundan sayıldığı kabul edilirdi bilimadamları tarafından.

Böylece kapıya bakmaya gitti. Bu çok doğaldı çünkü kapı Giorgio'ya bakmaya gitse, bir tuhaf olurdu. Karşısındaki yüzü görünce önce mal gibi kaldı, resmen şok olmuştu, daha ucuzu yoktu. Uğur! derin! dondurucu! gibi hissediyordu bizim corci karşısındaki yüze bakarken. Neyse ki Giorgio'nun zekası da paraları kadar sonsuzdu bu da onun için bilinmeyen bir sebepten etrafındaki zamanı yavaşlatıyor kendisini de bin kat hızlandırıyordu da, yazar corcinin neden bu kadar şok olduğunu bulmaya çalışırken corci her daim kıçının içinde sakladığı tüfeğini çıkartabildi. Hazır kapıya kadar gelmişken bu orospu çocuğunu arka bahçeye gömüp ava çıkabilirdi çünkü Corci üç şeyden değil ama tek bir şeyden emindi o da bu adamın buradan canlı çıkmayacağıydı.

Azıcık flashback, azıcık nostalji kokan tozlu anılar ve biraz da kimyon... Dikkat: rpnin devamı Giorgio Marquesa'nın en karanlık ve korkutucu anılarını içermektedir. Bu şiddet içeriğini kaldıramayacak okuyucuların, yaşayabilecekleri psikolojik travmaya rağmen okumaya devam etmeleri rica olunur.  

Yıl, bu rpnin geçtiği yıldan bayağı daha önceki bir yıldı. Rp birden siyah-beyaz olmuştu. Siyah-beyaz beşiktaşın renkleriydi, acaba bu renklere kim karar vermişti? Giorgio Marquesa o zamanlar ilk aşkıyla beraberdi: dönerle... Tüm evrenin ve paralel evrenlerin hatta var olmayan evrenlerin bile en iyi döner-ekmeğini yaptığı söylenen Fahrettin Fahretmedin isimli ustayı ölüm döşeğinde yakalamayı başarmıştı Giorgio M. Fahrettin Fahretmedin, sokağın karşısındaki karpuzcu ve baş düşmanı olan Fahrettin Fahrettin tarafından panzehri olmayan bir zehirle zehirlenmişti ve ölmeden önce yalnızca bir saati vardı. Fahrettin Fahretmedin, Giorgio'ya olan borcunu ödemeden ölmek istemediği için ona yaptığı son döneri vermiş ve hayata gözlerini yummuştu. Giorgio bir erkeksi gözyaşı damlası döktü ve döneri paketleyip yanına aldı çünkü öyle kuru kuru yenmezdi, yanına ayran da lazımdı. İğrenç pis kakalı İstanbul'da dolaşırken bir yandan da ayran arayan bizim corcinin karşısında parlayarak çıkmıştı işte adamın biri. Kahramanımız Giorgio M'nin sonradan öğreneceği gibi, Kristopuloslar parlayarak ortaya çıkma olayını çok sık yaparlardı, bu genlerde olan bir şey gibi bir şeydi. Adamın elinde ayran vardı. Giorgio Marquesa hakkında söylenebilecek bir şey varsa, onun sosyal olduğuydu aman yani zengin olduğuydu bu yüzden hemen ayranı satın almaya gitmişse de adam tutturmuştu benim ayranım git kendine al diye. Sonra meğersem bu adam da ayranı vermiyormuş çünkü beşiktaşın renkleri neden siyah beyaz diye deney yapacakmış ayran da beyazmış işte ondan ayrana ihtiyacı varmış. Deney lafını duyunca hemen ilgilenen Giorgio, deneyin ayrıntıları hakkında bilgi istedi ve isterse bir algoritma yazabileceğini söyledi maalesef. Adam da olur  deyince Giorgio hemen algoritma yazmaya başaldı. Giorgio Marquesa hakkında söylenebilecek bir şey varsa, o da algoritma yazarken kendini kaybetmesiydi. Algoritma bittiğinde ve beşiktaşın renklerinin neden siyah beyaz olduğu çözüldüğünde gerçek dünyaya geri dönen Giorgio, adamın da, evrenin en iyi son dönerinin de gitmiş olduğunu gördü. "HHAAAAYIIIIIIIIIIIIIIIIIIRRRRRRRRRRRR!" çığlığı yankılandı, iğrenç kakalı pis İstanbul sokaklarında. İşte o an babasının mezarı başında yemin etti Giorgio Marquesa, o adamın yüzünü gözkapaklarına kazıyacak ve yiyemediği dönerin intikamını alacaktı. Babasının mezarını elbette ki kıçının içinden çıkarmıştı çünkü babasının mezarı yoktu çünkü yaşıyordu ve yaşayanların mezarları olmazdı olsa bile boş olurdu.

Yıl, yine bu rpnin geçtiği yıldı ve Giorgio işte yıllar sonra yılmadan yıllıklarını saklamıştı. İntikamını almak için bekleme zamanı sona ermişti. "ULAN ŞEREFSİİİZZZZZZ!" diye bağırarak adamın üstüne ateş açtı. "BEN SANA BENİM DÖNERİMİ YAR EDER MİYİM, HE?!"
Back to top Go down
 

yavrum ii.

View previous topic View next topic Back to top 
Page 1 of 1

Permissions in this forum:You cannot reply to topics in this forum
 :: Marquesa Malikanesi-